Hakkımda

Fotoğrafım
Hayatı yaşanması gerektiği gibi yaşayan; aynı zamanda insan olmanın gerekliliklerini yerine getirebildiğini düşünen biri. Gülümseme ise hiçbir durumda yüzünden eksik etmediği bir davranışı. Mucizeleri bekleyen değil, onların peşinden koşan; mutluluğu ve huzuru yakalamak için elinden gelen her şeyi yapan aynı kişi.
Anılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Anılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Ocak 2012 Salı

Kardeş

Hem çok seversin hem çok sinir olursun. Hem onsuz duramazsın hem onunlayken atışırsın. Hem ona laf atarsın hem onu savunursun. Hem ona sıkı sıkı sarılmak istersin hem onu boğmak istersin. Hem boğazın ağrıyana kadar bağırırsın hem kısık sesle uyandırıp kahvaltıda ne istediğini sorarsın. Hem yerden yere vurursun hem yere göğe sığdıramazsın. Hem hep yanında olsun istersin hem biraz uzak kalsın istersin. Hem elini tutarsın hem omzuna yaslanırsın.
Hem … hem… . Kardeş dediğin böyle olur ki zaten! Küçücükken beraber uyuduğun, beraber büyümeye hala devam ettiğin, yaşlanınca dahi yanında görmek isteyeceğin, her koşulda arkasında duracağın… Say say bitmez ki kardeş!
İyi ki gözlerini açmışsın yıllar önce dünyaya. İyi ki abla olma durumuna erişmişim seninle. Daha ne diyeyim ki ben biricik kardeşime ;) 

9 Ocak 2012 Pazartesi

Unutulmayacak ve Yeri Dolmayacaklara!

Uzun zamandır aklımda olan; fakat fırsat bulamadığım, ertelediğim bir yazı olacak bu. Her zaman hissettiğim, şanslı olduğumu dile getirdiğim sevgili kıymetlilerim için bu yazı. Teşekkür, minnet yazısı…
Desteklerini eksik etmeyen canım arkadaşlarım, akrabalarım, ailem. Birkaç sözleriyle dahi farklı hisler uyandıran, çabalarını görmezden gelemeyeceğim değerli insanlara şükran bildirisi. Seçimlerimin doğruluğunu irdelememe gerek kalmaması, güzel insanların güzel yüreklerini görebilmek, pek çok şeyle değiştirilemeyecek kadar yoğun duygular, iyi niyet, karşılıksız el uzatma, ilgi… Bunların daha fazlası da var.
El uzatmak için ikinci defa düşünmeye gerek kalmaması… Beraber gülebilmek, beraber ağlayabilmek, beraber güçlenebilmek… Çoğalarak yerini koruyan sevgi, verilen değerlerin hissettirilmesi ve hissedilmesi… Daha ne olsun ki?
Önceleri daha uzun yazmayı planladığım bu yazıyı, bu kadarının bile yeterli olduğunu düşündüğüm için kısa kesiyorum. Benzer duyguları yaşayanlar anlarlar. İyi ki varsınız, iyi ki sizleri tanımışım, iyi ki…   

26 Temmuz 2011 Salı

Gülümsetenlerden

Çocukluğumun pamuk şekerden sonraki en güzel armağanlarından biri o. Daha okula bile gitmiyorken annemle salı pazarına gidişimin en hoş anlarının hatıralarda kalan kısmı o. Köye gittiğimizde yoldan geçen amcadan evdeki herkese yetecek kadar tabağa aldığımız ve evde hazırladığımız tatlılık o.
Doğduğum şehirde tatmıştım onu ilk. Sürekli istediğim, dondurmadan bile daha çok sevdiğimdi. İlkokul yıllarımda taşındığımız şehirde yoktu başlarda, sonraları oraya da geldi. Üniversite için gittiğim şehirde de yoktu; ama buzdan yapılanı çıkmıştı. Sıcakta meyve suyu ile buzu karıştıran bir buluş gibi dükkanlardaki yerini almıştı. Şimdi başka bir şehirdeyim ve burada da çocukluk armağanım var. Hala o güzellikle sevinebiliyorum. Sıcak yaz günlerinin serinleticisi unvanını kaptırmış değil hala başka bir güzelliğe.
Evet evet, o dediğim bildiğimiz kar helvası. Kış mevsiminde dağlara açılan çukurlarda biriktirilen karların yaz mevsiminde çuvallarla piyasaya çıkışı ve satışa sunuşu. Sıkıştırılmış kardan bardak yardımıyla kazınan parçanın üzerine dut veya vişne şurubu ya da pekmez konularak nefis bir lezzet haline dönüşü.
Enfestir o, lezizdir o :) Daha ne diyeyim ki ben o’na? Güzel işte :) 

6 Temmuz 2011 Çarşamba

/ Anlarım ve Çalışmalarım Olsun Yeter /

Sevgili b3ngü ve googhan mimlemişler beni, teşekkürlerimi sunuyorum. Bu konu hakkında da fazla düşünmeme gerek olmadı.   

Yeni mim konusu: “Evinizde yangın çıksa ve tek bir eşya kurtarmak zorunda kalsanız neyi kurtarırdınız?”

Cevabım hazır: Kesinlikle bilgisayarım. Sebebi sorulmamış gerçi; ama ben kısaca bahsedeyim. Bilgisayarım fotoğraflarıma ve dokümanlarıma sahip çıkıyor. Onu kurtardım mı yeniden başladığım hayatta sıkıntı çekmem. Gerekli bilgiler yanımda olacak. 
İlk yaş günümden...
Bir de bilgisayarımda tamamı bulunmayan çocukluk fotoğraflarımın da bulunduğu albümlerimizi kurtarmak isterdim ki tek bir eşya denildiği için bilgisayarımın çantasını önceden onlarla doldurmuş olmayı umut ediyorum. Bu mümkün gözükmese de en azından bilgisayarımı onların arasına yerleştirip uzaklaşmam lazım evden. Diğer her eşya, parayla satın alınabilecek nitelikte. Onları geri kazanabilirim; fakat hatırlanmaya değer zamanlarımızın özeti olan albümlerimizi geri getirecek bir miktar yok. O albümler sadece benim ya da kardeşimin değil, annemle babamın da çok güzel anlarına şahitlik ediyor; hatta akrabalarımız ve tanıdıklarımızın da.

Çok önemli bir not düştü aklıma. Albümlerimizi her ihtimale karşı kopyalamalıyız. Bunu kısa sürede yapmam gerek :) Ne olur ne olmaz…

Bu arada eşya olarak kısıtlandığından dolayı evde tek başıma olduğumu ya da evde bulunan kişilerin kendini kurtarabileceğini varsayıyorum.

Ben de sizleri mimliyorum ;)

30 Haziran 2011 Perşembe

Anılarla Anlarda Mutlu

Dalga İzleri blogunda “Sizi ne mutlu eder?” diye sormuştu. Özlediğim her şeye kavuşmak beni çok mutlu ederdi. Özlediğim her şeyde beni mutlu eden bir özellik var ve ben onları hatırlayarak bile mutlu olabiliyorum.

Özlemlerimin fazlalığına bakıp da mutluluğu kaçırdığımı düşünmeyin. Mutlu olmak için fazla sebebe ihtiyaç duymuyorum. Her an gülümsemeye hazır bir haldeyim. Hatta anılar ve aralarından seçip hatırlanan anlar en çok mutlu edenler.      
Sevgili ayl-in mimlemiş bir de beni, “Anılar ve anıların yüklendiği eşyalar” demiş. Yukarıda yazdıklarıma bağlantılı olarak bu yazıda cevap vermek istedim.

Anılarımı yüklediğim belli bir eşya yok desem, aslında her şeyim anılara dair desem, bazen bir fotoğraf bazen bir melodi bazen bir şarkı bazen bir söz desem… Hepsinde biraz biraz yaşanmışlıkları buluyorum. Anılarımı canlandırıp yeniden yaşıyorum. Sonra ileriye gidip yarını yaşamaya çalışıyorum. Belki de bu yüzden bugünün kıymetini daha iyi anlıyorum ve yarın için bir umut beliriveriyor zihnimde.     

Mimi kimseye yollamıyorum bu seferlik. Huzurlu kalın… 

12 Haziran 2011 Pazar

Özlüyorsam Suç Mu?

İnsan hayatındaki her şeyi özler mi? Sevdiklerini, sevmediklerini, gelip geçtiği şehirleri, evleri, eşyaları… Dünü, bugünü, yarını… Doğduğundan beri tanıdığı herkesi, sahip olduğu olamadığı her şeyi… Yürüdüğü yolları, soluduğu havaları… Hepsine birden özlem duyulur mu? Duyuluyor işte.

Neydi özlemek? Görme isteği mi? Dokunma isteği mi? 
Konuşma isteği mi? Yalnızca bunlar mıydı yani özlemek? 
Bu kadar olamaz, evet olamaz.


Bana göre özlemek, her şeyi yeniden yaşama isteği. Görmeyi bir şekilde yaparsın, konuşmayı da öyle. Dokunmak biraz sıkıntılı, bunun için 'özlenenlerin yanında olma' koşulu var. Peki yeniden yaşayabilmenin tadı var mı bu üç eylemde? Bence yok. Sadece anımsarsın, belki benzer tadı yakalarsın; fakat aynı miktarda hissedemezsin.

Ben aynılarını istiyorum. Ne bir eksik ne bir fazla… Her şeyi o haliyle özlüyorum. Özlüyorum işte, ne yapayım? Geride bıraktığım bunca yılda ne yaşadıysam hepsini birden, birini diğerinden ayırmadan.

Ne çok özlemim var bir bilseniz, özlemden ötesi yok benim için. Var mı daha söylenecek? Yok… Özleyebildiğimden dolayı olumlu bir pay biçiyorum ve “hala umut var” mesajı gönderiyorum kendime. Hala…

10 Haziran 2011 Cuma

Frizbi ile Eğlence

Her yerde oynardık eskiden onunla. Kırda, denizde, kumsalda… Başlarda havada kapmak zor olurdu. Zamanla daha iyi oynar hale gelmiştik. Birbirimize çaktırmadan arayı açardık. Yakalamak kadar, attığımız kişiye ulaştırabilmek de beceri isterdi. Rüzgarı hesaba katmayı da başarabildiysen tamamdı, bu iş olmuştu.

En çok denizde oynadığımızı severdim. Orda daha bir keyifli olurdu, sulu sulu :) Yakalayamazsan ya da atan kişi yönü şaşırırsa daha eğlenceli olurdu. Kırda ya da sahilde oynandığında peşinden koşmak zevkli gelmezdi. Denizde öyle değil ki, fırsat bu fırsat yüzeyim derdik. Aynı oyunu minik bir topla da oynardık; ama ikisinin de keyfi ayrıydı. Hala ayrı :)
Artık bir frizbimiz yok, ama topumuz var :) Frizbimiz olsaydı da oynasaydık. Atabildiğimiz kadar uzağa atsaydık. Hep oynasaydık, hep eğlenseydik.

30 Mayıs 2011 Pazartesi

Yolculukları Sever Misiniz?

Yolculuk yapmanın iyi kötü bir sürü özelliği vardır. Tek başınaysanız sıkılırsınız, uyursunuz, molalarda yalnız olmayan kişileri izler öylece bakarsınız. Beraberinizde birileri varsa eğer daha keyifli hale geliyordur muhtemelen. Uyku kaçıracak sohbetler, belki sesli söylenen şarkılar, dertleşmeler, saçma konular üzerine kafa patlatmalar, fotoğraf çekilmeler. Bunlar iyi olanlar, bir de yorgunluğu, konforsuzluğu, uykusuzluğu, şiş gözleri var.
Yolculuk esnasında yolun güzelliği sizi hayal kurmaya itebilir ya da boş ama derin bakarsınız çimenlere, ağaçlara, kuşlara, araçlara. Yolun sonunu o sırada göremezsiniz, gittikçe daha da uzar sanki; ama gitmeye engel değildir bu. Göz banyosu yaparak yola devam edilir. Sonu görmeden, dönemeçlerden geçerek sona doğru bir kaçış devam eder. Bazen gözleriniz ön cama takılır, ne kadar kaldığını tahmin edebilecek gibi takibe geçersiniz. O sırada ufukta gördüğünüz düz yolun viraj olduğunu yakınlaşınca anlarsınız ya da tam tersi.

Yolculuk kısa veya uzun, süresi fark etmeksizin etrafınızdakileri keşfedebildiğiniz takdirde güzelleşir. Gideceğiniz yere varana kadar başınızı öne eğdiğinizde aslında kaçırdığınız epey şey vardır. İyi kötü önemli değil, önemli olan kaçırmış olmanız. Gideceğiniz yeri güzel kılan bir sebep zaten vardır. Niye yolculuk sırasında da güzellikleri kucaklamayasınız? Rutin olarak geçtiğiniz evinize giden yolda bile her defasında başka bir durumla karşılaşmanız mümkün olabilir, daha önce dikkatinizi çekmeyen bir nesne o gün gözünüze batabilir.

Hayat bir yolculuk, gideceğimiz yeri bildiğimiz... Varış noktasını göremesek bile hangi ara yollardan geçersek geçelim hayatın güzel bir yolculuk olduğunu başımızı kaldırdığımızda anlayabiliyoruz. Yol kenarındakiler içimizdekileri canlandırıyor, yeni istekler uyandırıyor. Çevreye bakınmak, başkalarını dinlemek, uzun lafın kısası ‘geldik gidiyoruz’ şeklinde yaşamamak adeta bir kilit gibi. Anahtarı sizin elinizde olduğunu söylememe gerek yok değil mi?

Dünyada hiçbir yol kalp ile beyin arasındaki kadar uzun değildir.”  demiş Selma Lagerlöf. Uzun bir yolda sona odaklanmadan anın tadını çıkarmak en mantıklısı, gözden kaçırmayalım.   

18 Mayıs 2011 Çarşamba

Kaçmaya Çalışsam, Kaçamasam...

Bir uçurtma olsam, eskilerden kalma. Üç adet kargının eşit şekilde hazırlanmasıyla elde edilen altıgen şeklinde, özene bezene hazırlanan kuyruğa sahip, upuzun ipe bağlı… El emeği olan bir uçurtma…

Düşüncesinin bile yüzleri gülümsettiği, serbest bırakıldığında uçup giden; ama kaçmasın diye ipi sımsıkı tutulan… Tutsak ve bir o kadar özgür…

Cıvıl cıvıl renklere sahip... Gökyüzünde salınırken aşağıdakilere ‘ben buradayım’ diyebilecek en canlı renklerle süslenen…

Uzaklaşıp gittikçe daha güzel süzülen uzun kuyruklu… Gökyüzünün her noktasının sefasını süren rengarenk bir büyü…

Giderken de dönerken de ipi yönlendirende güzel hisler uyandıran… Güneşli ve rüzgarlı havaların olmazsa olmazı… Rüzgarla dans ederken güneşte parlayan…

İşte o uçurtma ben olsam ya… 

5 Mayıs 2011 Perşembe

Papatyalar Özeldir


Havalar ısındı, güneş etkisini hissettiriyor artık. Yağmur yağıyor; fakat papatyalar açıyor, bu bile yeter gülümsemeye. Aklıma bir zamanlar oturduğumuz evlerden biri geldi. Geniş bir bahçenin ortasında, etrafında çok apartmanın olmadığı, yeşilliği bol, müstakil iki katlı bir evdi. Geniş balkonu, asma altı, ön bahçeye diktiğimiz meyve ağaçları, toprağı ve betonu sulayarak elde ettiğimiz serinlik, güneşin yarattığı sıcağı alan rüzgar, yemyeşil otların arasında açan papatyalar ve kırmızı veya mor laleler… Yağmurdan sonra o toprak kokusu hele…

Bahar gelince bembeyaz olurdu her yer. Komşularla piknik tadında zamanlar geçerdi. Bisikletle tura çıkardık, top oynardık, ip atlardık. Arka bahçede kendimizce iki direk arasına gerdiğimiz ipi file kabul eder, voleybol maçı yapardık. Meyveleri de aşırırdık ağaçtan kardeşimle. Daha neler yapardık mutlu mesut… Yaz gelince misafirimiz çok olurdu, biz de dört gözle beklerdik zaten. Kuzenlerle yaz başka güzel olurdu.

Bizim bahçede çeşitli ağaçlar dışında güller de vardı. Beyazı, pembesi, kırmızısı, sarısı… Öğretmenlerimiz için az gül kesmedik. Sık sık papatya ve lale toplar, taç yapardık. Vazoya taze çiçekler koyardık. Eskiye dair anıların bunda etkisi var mı bilmiyorum; papatyaları hep çok sevmişimdir. Papatyalarla ilgili bir özellik var, bilir misiniz? Topraktayken kokmaz onlar, güzel kokularını almak için koparmanız gerekir. Biraz ilginç, koklasanız bile zarar vermeden hissedemiyorsunuz kokusunu. Onları öldürürken bir fırsat veriyorsunuz aslında, hoş kokularını salgılamaları için. 

Papatya denince konuşulması gereken bir şey daha var: papatya falları :) Çocukluktan çıkarkenki günlerimizde hepimiz yapmışızdır, beğendiğimiz biri için.  Hoşumuza gitmeyen sonuç çıkarsa yeniden denemişizdir şansımızı. Sonuç istenen gibi olursa tesadüfmüş gibi sevinmişizdir.

Ne diyordu Demet Sağıroğlu şarkıda; Seviyor… Sevmiyor… Seviyor… Sevmiyor… Sapını da sayarsam; seviyor çıkıyor. Çiçekler dalında güzeldir, papatyalar hariç. Klasik bir çiçek değildir papatya. Koparın onları ki güzel güzel koksunlar.

20 Nisan 2011 Çarşamba

Dalgaların Yarışı

Rüzgarlı havalarda denizde oluşan dalgaları bilir misiniz? Hani insanı hayalden hayale götüren; bana bakarken kaybolup git bu diyardan diyerek kucak açan; derdi tasayı ver dalgalarıma, götüreyim uzaklara diyen; yine gel yamacıma şeklinde çağıran…

Ilık ılık eserken rüzgar; denizin çarşaf görüntüsü kaybolur, o masmavi rengi grileşir. Eğer dalgalar bir iskele ya da kayaya çarpıyorsa şiddetle geri döner ve o hırçın dalgaların sesi rüzgarın sesine karışır. Kıyıya ulaşan dalga ise adeta “gidebileceğim yere kadar gideyim” derdindedir, sığlaşma sebebiyle köpük köpük olur etkisini kaybederken.  

Güzeldir rüzgarlı havada denizi seyretmek. Tek başına olsan da olmasan da, o keyfi tadarken sadece sen varsın gibi hissedebilirsin sahilde. İçinizi kaplayan iyi duygular yeterlidir; an’ ı kavrayabilmek, hissedebilmek için.

Şimdi deniz kenarına gideyim diyebilecek fırsatım olsaydı, güzel olurdu. Yapabilecek olanlara tavsiye eder, keyifli vakitler dilerim. Ben mi? Resimlerime bakıp özlem gidermeye devam…

29 Mart 2011 Salı

Yeşil - Mavi

Yaşanmışlıkları tazelemek için fotoğraflarımı karıştırdım biraz. 
Yaklaşık üç yıl öncesine ait güzel bir güne takıldı gözlerim.


Arkadaşlarımla geçirdiğim hoşluklardan yalnızca bir tanesi; güneşin yakıcılığında, serin sularda, bol gülüşmeli sohbetler eşliğinde, 
yorucu; ama tadı hala damakta.

Koy mükemmel, deniz berrak, yeşili ayrı büyülüyor mavisi ayrı, 
huzur göz kırpıyor karşıdan, hava sıcak, su soğuk.

Kendini suya atar atmaz en derine gidene kadar çabalaman 
ve sonra yavaş yavaş yüzeye çıkışın bambaşka bir duygu.


Denizde fazla dalga yok. 
Kulaç attıkça daha da açılma hevesi kaplıyor insanın içini.

Nasıl bir mavidir bu, bak bak bitmiyor. Hayallere dalmak için 
izlenebilecek en manalı manzaralardan biri benim için.

Öyle bir yeşildir ki ışıltı içinde kendine benzetiyor maviyi. 
Karışıyorlar birbirlerine, beğenmemek elde değil.

Yüzümde bir gülümseme, kalbimde bir özlem. 
Güzel günlerin anısına…
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...