Hakkımda

Fotoğrafım
Hayatı yaşanması gerektiği gibi yaşayan; aynı zamanda insan olmanın gerekliliklerini yerine getirebildiğini düşünen biri. Gülümseme ise hiçbir durumda yüzünden eksik etmediği bir davranışı. Mucizeleri bekleyen değil, onların peşinden koşan; mutluluğu ve huzuru yakalamak için elinden gelen her şeyi yapan aynı kişi.
Yaşanmışlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yaşanmışlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Kasım 2012 Salı

Sinyalleri Vermeli

Ne demişler? 
...
Ne hakkında? 
Hani derler ya.
Ne zaman?


Yok! Giriş böyle olursa sonuca bağlanmaz konu. Baştan alalım.

Hayat çok şey öğretir insana, aynı zamanda çok da ezber bozar kararlılıklar karşısında. Elle tutulur gözle görülür sebepleri yoktur sana sunabileceği, sen yakalamak istersin ucundan bir yerden; yine de yeterli gelmez mantıklı davranmaya.

Bir karar verirsin, arkasında durursun, inat edersin. Bir bakmışsın tam tersine meyletmişsin, uzaklaşmaya başlamış düşüncelerin peşi sıra. Başına buyruk olmasınlar toparlayayım dersin, mümkün mü? Çoktan kaçırmışsındır treni. Haydi bakalım! Bir adım geri...

Silkelenirsin bir gün, olur olmaz davranışlar sergilememeye odaklanırsın. İraden güçlüdür, hissettirirsin onu karşındakilere. Sevinebilirsin! Bir adım ileri...


Denge kurduğunu sanar, rahatlığa erişirsin. Bir anlık boşluk seni sendelemeye itecektir, bilirsin; ama harekete geçmezsin. Kontrol altındadır her şey, standarttır koşullar.

Aniden sorgulama evresi devreye girer ve adeta zorlarsın kendini, olamayacak olanı hayal etmeye. Nedeni, niçini, nasılı olmaz o an. Var olan tek şey soru ve cevaptır. Sorarsın, cevaplarsın... Değişik yönlerden bakıldığında değişik boyutlarda gözüken piramidin vardır elinde, çözemezsin.

Adım atarsın, geri döner arkanı toplarsın, koşmaya başlarsın, tökezlersin. Hep olur, doğal karşılarsın.

İkna edersin ve aynı yeteneği kendi beynine hükmettirecek kadar konuşturamazsın. Tamamen isteklilik halinin fiiliyata dönüşmesine bağlı olan bu aktivite can sıkar aynı rotada takılı kaldığında. Olsun! Onun da çaresi vardır. Dönüşler...



Eee... Nereye bağlayacaksın?
Bilmem! Bilmeye ya da bağlamaya gerek var mı ki?
Bilmem!

...
Mesaj Açık

14 Eylül 2012 Cuma

Geçen Zamana Hediye


Bir ailenin varoluşu… 

31 yıl önce birbirinden etkilenen bir çift; kaçamak bakışlar, mektuplaşmalar, gizli buluşmalar; 28 yıl önce nişanla ilan edilen aşk, hayran bırakan inat, sabırlı bekleyiş; 25 yıl önce düğünle resmileşen mutluluk, bitmez bir sevgi, sırt sırta geçirilen ömür yarısı, dünyaya getirdikleri bir kız bir erkek...

Yazmaya gelince ne kadar da hızlı ilerliyor. Oysa ki onlar kavuşmak için çok çabalamış, sağlam temeller üzerine kurulacak olan bir yuva için çok fedakarlık yapmışlar. Yıllar yıllı sade ve sadece dünyadaki en değerleri varlıkları -çocukları için- nefes almaya zorlamışlar kendilerini. Başarmışlar da…

Onlar çocuklarının gözünde en anlayışlı, en bonkör, en vefakar olmayı başarabilmişler. Yeri gelmiş sarsıntılara maruz kalmışlar ailecek, yeri gelmiş zirveden izlemişler hayattaki kazançlarını; lakin değişmeyen tek şey dört duvar arasında sıkışıp kalan huzurları olmuş.

Şimdi nefesleri ayrı şehirlerde can bulsa da özlemleri hep güçlü kalmaya devam ediyormuş. Çünkü onlar birbirlerine kızsalar da kızmasalar da hiçbir şey birbirlerini sevmelerine engel olamıyormuş.

İşte benim annem babam vesilesiyle sahip olduğum dünya nimetlerinin başlangıç noktası ve ilerleyişi… Dört kişilik çekirdek ailenin kocaman akraba dünyasında mini minnacık yazıdaki yeri… 

Onların günüydü 13 Eylül… Nice sağlıklı, huzurlu, şen şakrak günlere…

6 Haziran 2012 Çarşamba

Hevesin Kaçar!

Çok istediğin bir şeye ulaşırsın, mutlu olursun. Çocuk gibi sevinir durursun. Yeterince tadını çıkardığın anda sıkılmaya başlarsın o durumdan. Ara sıra yine hoşnut olursun; lakin devamlılığı sağlayacak dirayetin kaybolur durur. Özü sana bağlıdır, birçok şeyde olduğu gibi. Bundan dolayıdır değişken olmayı tercih edişin. Her türlü iyisindir, ondandır kayıtsız kalışın. Kararsızlık değildir bu yaşadığın. Ne istediğini bilip de bilmezlikten gelmedir. Aklına böylesinin yatması tamamen işine gelen kolaylıktır. Başa dönüp tekrar incelediğinde karar verirsin ki her şeyiyle bütünleşmiştir durum. Yani hevesin kaçar; yerine getirilmek üzere.
AjdaPekkan’ dan Heves de dinlenir şimdi ;)

30 Nisan 2012 Pazartesi

Yeniden... Yine :)

Bu ay yeniliklerin, yenidenliklerin ayı oldu. Hasretle beklenen buluşmalar gerçekleşti, özlenen şehirlerde nefes alındı. Kaldığı yerden devam edildi her sohbete, her yürüyüşe, her kolkola girmelere, her gülüşlere, her tatlı tartışmalara... Kısacası her şeyin eskisi gibi olduğu test edildi ve onaylandı. Bir zamanlar rutin olan aktivitelerin tekrarlanması damarda dolaşan kana bir hız kazandırdı. Duygular karmaşasında veda, sadece bir sonraki buluşmanın yakınlığını hatırlattı zihinlere. "Hayat bize güzel!" dedirtti sessiz bakışlar. Gözler bazen ağlamaklı olsa da aslında yaşananlar bir zamanların ertelenmiş rüyası gibiydi. Güzeldi her saatiyle geçirilen zaman. Özeldi yolculuğun sonu. Çok beklendi; fakat o ilk sarılma ile bir anda silindi hafızadan uzun bekleyiş. Yalnızca o an oldu mutluluğu arttıran.

Özlüyorsam Suç Mu? demiştim aylar önce. Hissettiklerimi en yalın haliyle yazmaya çalışmıştım. İşte şimdi mükafatımı almış, umudumu sonuna kadar haketmiş, istediğimi gerçekleştirmiş bulunmaktayım. Hala o yazıyı yazarkenki duygularımla hala aynı pozitifliğimle "İyi ki!" diyorum kendime. İyi ki, inanmayı bırakmamışım.

15 Nisan 2012 Pazar

Yok! Yok!

Hep bir cevap arama isteği... Hep bir soru cevaplama niyeti... Hep bir soru cevap ilişkisi gereği... Ne yapıyor bu insanlar yahu? Ne yapıyoruz biz böyle? Nereye kadar irdeleyeceğiz yaptıklarımızı? Ne zamana kadar anların anını kaçıracağız bu düşüncelerle?

Alınan karar alınmıştır, ne gerek vardır tekrar sorgulanmasına. Nasıl bir hastalıktır bu karmaşa. Kurtulmak istemez misin olan biteni sorup cevaplamaktan. Bırakmak istemez misin cevaplarla boğuşmayı. Dur demek istemez misin soruların seni boğmasına.

Derdin ne senin söyler misin dostum? İçini kemiren, aklını kaçırtan, gözünü kör eden, sesini kısan, yüzünü astıran... Nedir seni böylesine kararsız kılan?

Boşversene sevgili kardeşim. Yürüyüp gitsene yoluna. Ne gerek var duraklamalara? Ne gerek var dinlenme molalarına? Yol senin, geçiş hakkı senin; azaltmasana hızını.

Ah be! Kime konuşuyorum ki ben. Ne diyorum, ne duyuyorum, ne anlıyorum, ne anlaşılıyorum ki... Hepsinin öznesi, nesnesi farklı.

Ee, ne sanmıştın? Soru kelimeleri aynı diye aynı yapının sana cevap olacağını mı? İlahi sen!

Yok, yok vazgeç sorulardan ve cevaplardan. Vazgeç bu tavırlardan. Unut gitsin yargılamayı. Bırak rüzgar essin esebildiği yere olanca gücüyle.

Ne diyordun? Tamam mı devam mı? Bence sen düşünmeden "peki" de ve geç. Geç ki kararlılığın yerini korusun. Bir anlamı olsun bunun.

Neyin mi? Ne demiştim ben? Soru yok! Cevap yok! Sadece şu an var.

23 Mart 2012 Cuma

Hoştur ki

Bulutlar dağılır, rüzgar kesilir, karlar erir, yağmur diner, güneş açar. Pırıl pırıl bir gökyüzü merhaba der sana, uğurlar olsun der geçen günlere. Gözkırpan güzellikler değildir kıvılcımı oluşturan; fakat onlardır ateşi körükleyen. Büyük bir yangının ortasındadır duygular, yangın yeri düğün yeri gibidir. Yüzler değildir sadece gülümseyen, kalplerdir eşlik eden masalsı düşlere. Pencereden el sallayan sensindir yeniye ve eskiye. Gözlerindeki heyecan uzaktan bile okunabiliyorsa yolundadır her şey fazlasıyla. Durduk yere fısıldıyorsan benzer sözleri ulu orta, hoştur hayat sana.

26 Ocak 2012 Perşembe

Acaba Mı?

Gecenin sessizliğiyle baş başa kalınca gün boyu aklını kemiren soruya geri dönersin: Acaba mı? Puzzle’ ın parçalarını birer birer yerine yerleştirirsin yerlerine ve yine o soru belirir derinlerden: Acaba mı?
Ya bulguların işaret ettiği sonuç doğruysa… Ya birden fazla kişinin aklından gelip geçen ihtimal çok kuvvetliyse… Eğer öyleyse “ne olur, nasıl olur” mu kurcalayan gece gece aklı, yoksa olup olmadığı mı yalnızca?
Karanlığın iyiden iyiye çöktüğü gecede gün ışıklarının ağarmasına değin akılda cevap arayacak olan soru yine aynı: Acaba mı?
Eldeki verilerin dönüp dolaşıp işaret ettiği, neden bu kadar sorgulatır ki kendini? Gariplik burada!
İçten içe geri plana itilenlerin su yüzüne çıkması durumu, galiba.

17 Ocak 2012 Salı

Kardeş

Hem çok seversin hem çok sinir olursun. Hem onsuz duramazsın hem onunlayken atışırsın. Hem ona laf atarsın hem onu savunursun. Hem ona sıkı sıkı sarılmak istersin hem onu boğmak istersin. Hem boğazın ağrıyana kadar bağırırsın hem kısık sesle uyandırıp kahvaltıda ne istediğini sorarsın. Hem yerden yere vurursun hem yere göğe sığdıramazsın. Hem hep yanında olsun istersin hem biraz uzak kalsın istersin. Hem elini tutarsın hem omzuna yaslanırsın.
Hem … hem… . Kardeş dediğin böyle olur ki zaten! Küçücükken beraber uyuduğun, beraber büyümeye hala devam ettiğin, yaşlanınca dahi yanında görmek isteyeceğin, her koşulda arkasında duracağın… Say say bitmez ki kardeş!
İyi ki gözlerini açmışsın yıllar önce dünyaya. İyi ki abla olma durumuna erişmişim seninle. Daha ne diyeyim ki ben biricik kardeşime ;) 

6 Ocak 2012 Cuma

Kadermiş...

Üzerine çok düşünülen, çok fikir beyan edilen, hatta çok yazılan bir konu… Benim de bu konuda belli bir fikrim var aslında. Düşüncemi her zaman savunmayı sürdürdüğüm halde ara ara soru işaretleri belirmiyor değil beynimde.
Bana göre (edindiğim bilgilere göre öğrendiğim ve inandığım anlamıyla); sınırları baştan çizilmiş, bize bahşedilen akıl sayesinde yaptığımız seçimlerle yolları şekillenen bir harita: kader. Başlangıcı ve sonu belli. Yol ayrımlarında karar, kişiye ait.
Tam da bu noktada en belirgin soru işaretini paylaşmalıyım. Seçimler her zaman kişinin kendisine mi ait? “Dış güçler bunda etkili.” diye fısıldıyor iç sesim. “Etkisi olanları göz ardı etmeyiniz.” diye de ekliyor. İç sesimin haklılık payını araştırmaktan yorulmuş bir halde hayatımı zihnimde yeniden canlandırmayı reddederek kabullenişlere takılıp kalıyorum.
Hayır, benimsediğim tanımlamayı değiştirmek değil asıl niyetim. İsyan, asla değil. Sorgulama sebeplerim var elbet; ancak bazen -ki bunlar bazı dönüm noktaları- suçlayacak birilerini arıyor insan. Ya da haklı birkaç husus. “Neden?” sorusu bir türlü rahat bırakmıyor beyni ve “Yapacak bir şey yok.” tesellisi de yerini alıyor hemen.
Çok fazla irdeleme, bıkkınlık ve isyanı beraberinde getirebilir mesajlı bir tehlike çanı çalıyor ve her şeye rağmen demeye devam ediyor kalp. Unutmaya çalışarak, kazandırdıklarını düşünerek, böyle olmalıymış diyerek… Hatta daha da ileri  gidip ara yol gibi gördüğünün belki de ana yol olduğunu kanıksayarak… Evet, ihtimal dahili bir düşünce. Gerçek olabilecek kadar akıl çelici. Neden olmasın?
Biraz olsun rahatlamaya araç… Güzel. En azından hala umut var. Hep vardı zaten. Ama geleceğe dairdi. Şimdi bahsi geçen ise diğerlerinin aksine geçmişe ve en önemlisi bugüne dair. Şimdi! Araç, amaç için kullanılabilir.
Candan Erçetin’ den “Kader” size gelsin. Durumu özetleyen ve benim de çok sevdiğim şarkılardan biri.
*Bilgilendirme: Kötü bir ruh hali ile yazılmadı. Düşünceleri sorgulama sonucu oluşturulmuş bir yazıdan ibaret. Gülümsemeye devam yani ;)

1 Ocak 2012 Pazar

Hiçlik

Hiç… Ne anlamsız bir kelime. Duruma göre anlamsızlığın anlamını derinleştirmek için kullanılan “hiç”… Geriye dönüp baktığında aklından geçenlerin dudaklarından “hiç” sözcüğü ile dökülmesi… O an neler olur iç dünyada. Ne çatışmalar yaşanır benlikte. Sorsan sadece “hiç”tir. Koca bir hiç. Yansıması gözlerdedir geçiştirmenin.

31 Temmuz 2011 Pazar

Bölündü Zaman

Belli dönemler vardır zamanın ikiye bölünür gibi yaptığı ya da bizlere öyle göründüğü. Bir yandan durmaksızın ilerlerken zaman, diğer yandan olduğu yerde durur öylece. Ara verir sistematiğine. Mırıldanmaya başlar iç ses: ‘Şimdi uydurdun işte, zamanın sistematiği mi olur hiç?’
Sistematiği ona göre yok belki; ama bize göre var. “Zamanla olur, zaman lazım, zamana bırakmalı, zaman ilaç gibi gelir ve daha nice kalıplaşmış cümleler…” Oysa bu kalıplaşmış cümleler, o anı baştan savma aracı gibi.
Zaman kontrol dahilinde ilerleyen bir kavram değil ki? İstenilse de istenmese de anı değiştirmeye devam edecek. Bazen öyle bir hal alır ki yaşananlar, bölünür zaman ikiye. Genel zaman değişime devam ederken hayali olan duruverir. Esas olanın ilerliyor oluşu onun vurdumduymazlığına etki etmez, edemez.
Akışa ara veren kısım, kimi zaman dışarıda ilerleyenin farkında olamazken kimi zaman onu da hesaba katar. Farkında olması veya olmaması arasında bir fark var mıdır diyecek olursa iç sesim, ona gelsin bu cevap: Evet arada bir fark vardır. Bilinçli olarak zaman durmuş gibi yapmak bünye için daha faydalıdır. Diğeri hayattan kopuşa sebebiyet verebilir.
İç sesin aklına düşebilir şimdi; hayalinin geneli yakalayıp yakalayamayacağı, kaldığı yerden devam edip edemeyeceği. “Bunu da düşünmeyiver bir zahmet” desem alınır, bilirim. O da kendince haklı tabii, kaldığı yerden devam edebilmek önemli bir olaydır.   
Dilerim ki bölünen zamanların kontrolünün kaybedilmediği, kalınan yerden devam etmenin yanında daha güçlü ve daha istekli adımların atıldığı güzel günleri herkes yaşasın. 

26 Temmuz 2011 Salı

Gülümsetenlerden

Çocukluğumun pamuk şekerden sonraki en güzel armağanlarından biri o. Daha okula bile gitmiyorken annemle salı pazarına gidişimin en hoş anlarının hatıralarda kalan kısmı o. Köye gittiğimizde yoldan geçen amcadan evdeki herkese yetecek kadar tabağa aldığımız ve evde hazırladığımız tatlılık o.
Doğduğum şehirde tatmıştım onu ilk. Sürekli istediğim, dondurmadan bile daha çok sevdiğimdi. İlkokul yıllarımda taşındığımız şehirde yoktu başlarda, sonraları oraya da geldi. Üniversite için gittiğim şehirde de yoktu; ama buzdan yapılanı çıkmıştı. Sıcakta meyve suyu ile buzu karıştıran bir buluş gibi dükkanlardaki yerini almıştı. Şimdi başka bir şehirdeyim ve burada da çocukluk armağanım var. Hala o güzellikle sevinebiliyorum. Sıcak yaz günlerinin serinleticisi unvanını kaptırmış değil hala başka bir güzelliğe.
Evet evet, o dediğim bildiğimiz kar helvası. Kış mevsiminde dağlara açılan çukurlarda biriktirilen karların yaz mevsiminde çuvallarla piyasaya çıkışı ve satışa sunuşu. Sıkıştırılmış kardan bardak yardımıyla kazınan parçanın üzerine dut veya vişne şurubu ya da pekmez konularak nefis bir lezzet haline dönüşü.
Enfestir o, lezizdir o :) Daha ne diyeyim ki ben o’na? Güzel işte :) 

20 Temmuz 2011 Çarşamba

Nereye?

Kayboluyorum boşlukta. Gittikçe gidiyorum, nereye gideceğimi bilmeden. Sağıma soluma bakınıyorum, bir iz bulamıyorum. Arkama dönüyorum, bulanıklaştırmışlığımı fark ediyorum. Bulanıklığın yok olabileceği umuduyla önüme dönüyorum, yönümü bulamıyorum. İlerlemek için bir işaret arıyorum, göremiyorum. Ürkek tavırlar sergiliyorum hiç beklenmedik şekilde. Bir o kadar da eminlik hissediyorum ürkekliğimde. Bunu bile kontrollü yaptığıma inanmakta güçlük çekiyorum. Boşlukta var olmaya devam etmenin inatçılığıyla anlamsız düşüncelere dalıyorum. Bir an önce kaçmam gerektiğini seziyorum. Olmuyor, donukluğumu harekete geçiremiyorum. Biraz durup rahat nefes almaya çalışmak gerekirken, daha da hızlanmaya başlıyor kalp atışlarım. Bir ses duysam, oraya yönelsem diye geçiriyorum içimden. Diğer yandan, o sesin içimden geleceğini iyi biliyorum. Kendime kendimden daha yararlı ne olabilir ki? Tıpkı kendimden daha zararlı bir şey olmayacağı gibi. Duruluğa geçişi fırsat biliyorum ve bulanıklığı peşimde götürmemeye söz veriyorum. Buna izin vermeyecek dış güçler yüzünden sözümü tutabileceğimi pek sanmıyorum. Belirsizlik içinde zaman ilerlerken ben yerimde saymaya devam ediyorum.

12 Temmuz 2011 Salı

Olumlu Bakış

Hayat, öyle / şöyle / böyle… Herkesin farklı bir yaklaşımı var hayata karşı. Zaman zaman anlatımların içeriği değişse de aslında hayat, her şey. Her duygudan biraz biraz barınıyor içinde. Fazla kaçan duygu dengeyi bozuyor.
Bozulan dengeyi normaline getirebilmek veya dengeyi sabit tutabilmek adına olumlu bir tutum sergilemek gerektiği söylenir. Bunu sadece sözde gerçekleştirebilenler olduğu gibi davranışlarında da gerçekleştirebilenler vardır. Hangisi olursa olsun kişi daha iyi hissedecektir, bu bir gerçek. Yalnız şöyle bir sorun var ki; sadece sözde olumlu bakabilen kişiler kendileri ile baş başa kaldıklarında durum kötüleşir. Tek başına üstesinden gelememeleri kaçınılmaz olabilir. Fakat davranışlarında da olumlu olabilen kişiler bir sonraki adımı atmak için kendilerini daha güçlü hissederler. O adımın atılmasına karar verebilmenin yanı sıra harekete geçerler. Farkında olarak yaşamayı başarabildikleri için iç huzurları daha fazladır.
Hayata baktığımız pencerenin boyutu da, gördüğü manzara da önemli değil. Bizim o manzaraya nasıl baktığımız, bakarken de ne gördüğümüz önemli. Her olumlunun arkasında bir olumsuz olabileceği gibi her olumsuzun arkasında bir olumlu olabilir. Arkasında dediğime de bakmayın, yanında da olabilir. Hangisine daha fazla anlam yüklediğiniz, yaşayacaklarınızı yönlendirecektir.
Şimdi sıra sizde, anlamlarınızı istediğiniz şekilde yükleyebilirsiniz. Kendinize dikte ettiğiniz bu yükleri, yeri geldiğinde kullanacağınızı da unutmayınız. En bolundan olumlu bakışlar... İşte böyle :D

6 Temmuz 2011 Çarşamba

/ Anlarım ve Çalışmalarım Olsun Yeter /

Sevgili b3ngü ve googhan mimlemişler beni, teşekkürlerimi sunuyorum. Bu konu hakkında da fazla düşünmeme gerek olmadı.   

Yeni mim konusu: “Evinizde yangın çıksa ve tek bir eşya kurtarmak zorunda kalsanız neyi kurtarırdınız?”

Cevabım hazır: Kesinlikle bilgisayarım. Sebebi sorulmamış gerçi; ama ben kısaca bahsedeyim. Bilgisayarım fotoğraflarıma ve dokümanlarıma sahip çıkıyor. Onu kurtardım mı yeniden başladığım hayatta sıkıntı çekmem. Gerekli bilgiler yanımda olacak. 
İlk yaş günümden...
Bir de bilgisayarımda tamamı bulunmayan çocukluk fotoğraflarımın da bulunduğu albümlerimizi kurtarmak isterdim ki tek bir eşya denildiği için bilgisayarımın çantasını önceden onlarla doldurmuş olmayı umut ediyorum. Bu mümkün gözükmese de en azından bilgisayarımı onların arasına yerleştirip uzaklaşmam lazım evden. Diğer her eşya, parayla satın alınabilecek nitelikte. Onları geri kazanabilirim; fakat hatırlanmaya değer zamanlarımızın özeti olan albümlerimizi geri getirecek bir miktar yok. O albümler sadece benim ya da kardeşimin değil, annemle babamın da çok güzel anlarına şahitlik ediyor; hatta akrabalarımız ve tanıdıklarımızın da.

Çok önemli bir not düştü aklıma. Albümlerimizi her ihtimale karşı kopyalamalıyız. Bunu kısa sürede yapmam gerek :) Ne olur ne olmaz…

Bu arada eşya olarak kısıtlandığından dolayı evde tek başıma olduğumu ya da evde bulunan kişilerin kendini kurtarabileceğini varsayıyorum.

Ben de sizleri mimliyorum ;)

30 Haziran 2011 Perşembe

Anılarla Anlarda Mutlu

Dalga İzleri blogunda “Sizi ne mutlu eder?” diye sormuştu. Özlediğim her şeye kavuşmak beni çok mutlu ederdi. Özlediğim her şeyde beni mutlu eden bir özellik var ve ben onları hatırlayarak bile mutlu olabiliyorum.

Özlemlerimin fazlalığına bakıp da mutluluğu kaçırdığımı düşünmeyin. Mutlu olmak için fazla sebebe ihtiyaç duymuyorum. Her an gülümsemeye hazır bir haldeyim. Hatta anılar ve aralarından seçip hatırlanan anlar en çok mutlu edenler.      
Sevgili ayl-in mimlemiş bir de beni, “Anılar ve anıların yüklendiği eşyalar” demiş. Yukarıda yazdıklarıma bağlantılı olarak bu yazıda cevap vermek istedim.

Anılarımı yüklediğim belli bir eşya yok desem, aslında her şeyim anılara dair desem, bazen bir fotoğraf bazen bir melodi bazen bir şarkı bazen bir söz desem… Hepsinde biraz biraz yaşanmışlıkları buluyorum. Anılarımı canlandırıp yeniden yaşıyorum. Sonra ileriye gidip yarını yaşamaya çalışıyorum. Belki de bu yüzden bugünün kıymetini daha iyi anlıyorum ve yarın için bir umut beliriveriyor zihnimde.     

Mimi kimseye yollamıyorum bu seferlik. Huzurlu kalın… 

24 Haziran 2011 Cuma

Balonları Bıraksak Mı?

Elimizde bir balon kümesi olsa, her balon bir duyguyu ifade etse, bu duygular da olumsuzluklardan oluşsa...

Bir güzel şişirsek balonları, içlerine o duyguları üfleyerek... Sonra bıraksak iplerini, ellerimizden kayıp gitse balonlar...

Gökyüzündeki yerini alırken mutsuzluklarımız, kırgınlıklarımız, hüzünlerimiz, kızgınlıklarımız, umutsuzluklarımız; biz baksak sadece uzaktan...

Uzaklaşsa balonlarımız, uzaklaştıkça daha da küçülse onlara emanet ettiklerimiz...  

Geriye tebessüm kalsa yüzlerde... Yeni olumsuzluklara yer açılmış olsa hayatlarda...

Sadece kanat çırpışlarının sesi duyulsa yüreklerin... Gelecek güzelliklerin habercisi olsa bu sesler...

Ne dersiniz? Olumsuzlukları birer birer yerleştirsek mi balonlara? Sonra nazikçe uğurlasak mı?  

Mutluyum / mutlusun oyunu oynasak... Oynasak ve gerçek olsa... Neden olmasın? Bence olur, çok da güzel olur.    

21 Haziran 2011 Salı

..Peki Öyleyse

Susmak, işitmemek, görmemek, tatmamak, hissetmemek gerekir bazen. Ağızdan çıkanların nelere sebep olabileceğini yaşamak ağır gelir kimi zaman. Bu yüzdendir ki iki kere düşünmek daha çok acıtır düşünenin içini; ama daha az acıtır düşünüleni.

Peki; söyleyeceklerini biriktirmek, kulağı tatile göndermek, gözleri sımsıkı yummak, duyuları aldırmak, körelmek yeterli midir? Yeterli midir susmak, duymamak, görmemek için? Yeterli midir rahatlığa kavuşmak için? Yeteri midir sorularla boğuşmamak için?  

Bazen gelir gider böyle düşünceler, gelir gelmesine de gitmez bir tanesi. “Susmak bazen değil çoğu zaman gereklidir” der durur derinden bir ses. Haklı mıdır bilinmez. Bilinen odur ki, bazen es geçmek gerek.  

17 Haziran 2011 Cuma

Bakım Şart

Yakın zamanda çarkın nasıl döndüğüne dair düşüncelerimi paylaşmıştım. Kendimce yorumladığım konu işte burada: Bu Çark Böyle Dönüyor

O yazıda dikkate almadığım bir konu var şimdi sırada: Bakım. Çarklar dönüyor dönmesine; ama sekteye uğrayan dişleri de görmezden gelemeyiz. Bu yüzden bakım oldukça önemli bir konu çarklarımız için.

Bakım çok çeşitli olmakla beraber, iyi planlanma gerektiren bir süreçtir. Muayene ile başlayan faaliyetler dizini dört farklı tip bakım ile devam eder. Normal şartlarda bunlardan birini tercih edebileceğiniz gibi karmasının uygulanması tavsiye edilir.

Muayene, ara sıra hepimizin yapması gereken bir faaliyettir. Sistemimizdeki çarkların çalışmalarının kontrol edilmesini kapsayan bu işlem, kendimizi irdelememiz ve yapacaklarımızı belirlememiz için bize yol gösterici olacaktır. Bu işlemi yapabilecek kişi en başta kendimiz, sonrasında düşüncelerini önemsediğimiz bir başkasıdır.

Tamir bakım, çarklarımızda bir arıza tespit ettiğimiz takdirde devreye aldığımız bir faaliyettir. Arızi bakım olarak da isimlendirilen bu faaliyette temel mantık, arıza olduktan sonra onarımın gerçekleştirilmesi prensibine dayanır. Bu işlem tipinin hayatımızdaki yeri üzerine biraz düşünülmelidir. Arıza çıktıktan sonra müdahale etmek maddi manevi kayıplara sebep olabilir.

Normal periyodik bakım, daha önceden belirlediğimiz aralıklarla gerçekleştirilen faaliyettir. Bu periyotları sistemimize göre kendimiz tayin etmeliyiz. Üç aylık ya da altı aylık olabilir. Yine önceden yazmış olduğum bir yazı var ki bu aşamayı içerisinde barındırıyor. İşte burada: Çöpe Müdahale

Koruyucu bakım, muayenelerin sonuçlarının analizi ile uygulamaya alınan bir faaliyettir. Burada esas olan analizde kullanılan verilerin güvenilirliğidir. Bu sayede öngördüğümüz sürelerde bakımı gerçekleştirmek yerinde olacaktır.

Kestirimci bakım, diğerlerinin içinde en gelişmiş faaliyettir. Sistem çalışırken bir program analizi gerçekleştirir ve anlık değerlerin izlenmesi yolu ile kullanılan yöntemler sayesinde bakım yapılacak duruma karar verilir. Hayatlarımızı sistem olarak düşündüğümüz bu yazı için program olarak isimlendirdiğimiz kendimiz dışındaki herhangi biridir. Sistemimizi tanıyan, analiz edebilen, sonuçları yorumlayabilen ve tespitleri yerinde olan biri…

Faaliyetlerin her birini zaman zaman kullanmamız gerekebilir; hatta gereklidir de. Bakım yönetimi bilimsel açıdan daha derinine incelenmesi muhtemel bir konudur. Burada sadece döndürdüğümüz çarklarımıza uyarlayabileceğimiz kısmıyla bahsetmeye çalıştım.

Kapanışı atasözlerimizden biri ile yapalım. “Bakarsan bağ olur, bakmazsan dağ olur.” 

12 Haziran 2011 Pazar

Özlüyorsam Suç Mu?

İnsan hayatındaki her şeyi özler mi? Sevdiklerini, sevmediklerini, gelip geçtiği şehirleri, evleri, eşyaları… Dünü, bugünü, yarını… Doğduğundan beri tanıdığı herkesi, sahip olduğu olamadığı her şeyi… Yürüdüğü yolları, soluduğu havaları… Hepsine birden özlem duyulur mu? Duyuluyor işte.

Neydi özlemek? Görme isteği mi? Dokunma isteği mi? 
Konuşma isteği mi? Yalnızca bunlar mıydı yani özlemek? 
Bu kadar olamaz, evet olamaz.


Bana göre özlemek, her şeyi yeniden yaşama isteği. Görmeyi bir şekilde yaparsın, konuşmayı da öyle. Dokunmak biraz sıkıntılı, bunun için 'özlenenlerin yanında olma' koşulu var. Peki yeniden yaşayabilmenin tadı var mı bu üç eylemde? Bence yok. Sadece anımsarsın, belki benzer tadı yakalarsın; fakat aynı miktarda hissedemezsin.

Ben aynılarını istiyorum. Ne bir eksik ne bir fazla… Her şeyi o haliyle özlüyorum. Özlüyorum işte, ne yapayım? Geride bıraktığım bunca yılda ne yaşadıysam hepsini birden, birini diğerinden ayırmadan.

Ne çok özlemim var bir bilseniz, özlemden ötesi yok benim için. Var mı daha söylenecek? Yok… Özleyebildiğimden dolayı olumlu bir pay biçiyorum ve “hala umut var” mesajı gönderiyorum kendime. Hala…
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...